12 Ağustos 2016 Cuma

Zor Zamanlarda Millet Olmak...

Doç. Dr. Mehmet Akif Okur

Türk milleti, yeniden ateşle imtihan ediliyor. Cenab-ı Allah'ın yardımı ve kahraman dedelerimizin cansiparane fedakârlıkları sayesinde büyük bir yeryüzü yangınından kurtararak bugünlere taşıdığımız Türkiye’miz, belirli açılardan yüzyıl önce yaşadıklarımıza benzeyen tehditlerle karşı karşıya. Küre ölçeğinde hayli zamandır ekilen kin ve nefret tohumlarının en kanlı meyvelerini vermeye başladıkları bir dünyada, cehenneme çevrilen bir coğrafyanın ortasındayız. Büyük güçler arasında basamak basamak yükselen gerilim ve rekabet, sınırlarımızın hemen dibindeki çatışmaların çehresini değiştiriyor. Neredeyse tüm önemli devletlerin şu ya da bu büyüklükteki askerî unsurları, değişik vesilelerle etrafımızdaki bölgelerde mevzileniyor. Bu yüzden PKK, DHKPC, DAEŞ, FETÖ gibi etnik ve dinî motifli terörün türlü biçimlerinin art arda canevimize nişan alışları bir tesadüfün eseri değil.

 

Tarih bir kez daha makas değiştirirken geleceğimize kasteden bu dev fitne dalgasını bertaraf edebilmek için “millet olma şuuru” gibi manevi direnç kaynaklarımızdan beslenmeye muhtacız. Yaşadıklarımızın ışığında millet üzerine tefekkür etmek, bu kuvvet pınarından layıkıyla faydalanmamızı kolaylaştıracaktır.

 

“Millet”i anlamak için yürütülen çalışmalar ve yapılan akademik tartışmalar, muazzam bir literatür oluşturuyor. Bu ummanı kulaçlamaya başlayanlar, kısa sürede şunu fark ederler. Kütüphane raflarını dolduran binlerce cilt, bir temel soru etrafında kaleme alınmıştır: “Tek tek fertler, millet ölçeğinde ‘biz’ şuuruyla birbirlerine nasıl bağlanırlar?” Buna verilen en önemli cevaplardan biri, Türkiye’mizi darbe terörüne karşı kenetleyen birlik ruhuna benzer örneklere dayanır. Büyük buhranlar, milletleri doğuran ana rahmidir. 15 Temmuz gecesi, tesadüf eseri yan yana gelmiş yığınlar değil de “biz şuuru”na sahip bir millet olduğumuz için ufkumuza çöken karanlığa teslim olmadık. Omuz omuza verilen bu mücadelenin hatıraları da “biz şuurumuzu” geleceğe taşıyacak yeni bir manevi enerji üretiyor. Yani, millet olduğumuz için tehditlere karşı ortak refleksler gösterebiliyoruz. Sergilediğimiz müşterek tavırların gönlümüze işlenen hatıraları sayesinde de millet kalabiliyoruz.

 

Bu çift yönlü ilişkiyi daha iyi kavrayabilmek için yüz yıl önce lügatimize giren bir kavramı hatırlamalıyız: mefkûre. Büyük bunalımlar mefkûrelere, mefkûreler de milletlere hayat veriyor. Bize, mefkûrelerin tıpkı 15 Temmuz gecesi ve sonrasındakiler gibi “galeyanlı toplantılar”da doğduğunu ve millete “ruh üflediğini” Gökalp göstermiştir. Rahmetli Nevzat Kösoğlu, bu düşünceyi şu şekilde ifade eder: “Bir millet büyük bir felakete uğradığı, varlığı tehlikeye düştüğü zaman ferdî şahsiyetler silinir, herkesin ruhunda millî şahsiyet yaşar. (...) Felâketler kalpleri birleştirir, tek yürek yapar; bundan mefkûre doğar ve daha sonra dal-budak salar, çiçeklenir, yeni kurumlar oluşturur.”

 

Büyük tehlikelerin tetiklediği heyecanlı toplantılar, gündelik hayatın ve yıpratıcı siyasi kavgaların parçalayıp dağıttığı insanları, yeniden güçlü duygularla kenetlenmiş bir millet hâline getirebilir. Böyle zamanlarda fertler, aralarındaki ortak bağları hissederler ve benliklerinin derinliklerinden kopan coşkuyla bir milletin evladı olduklarını idrak ederler.

 

Yeni bir mefkûrenin doğuşu için gerekli böyle bir enerji, darbe terörünün tetiklediği, Anadolu'nun en ücra bölgelerine kadar yayılan gösterilerde kendisini açığa vuruyor. Gelip geçici olmaması, toplumsal dokumuz ve kurumlarımızdaki tahribatın tamirini kolaylaştırarak kalıcı sonuçlar doğurması, bazı faktörlere bağlı. Bunların başında da “millet mefkûresi”nin doğru anlaşılması, ne olduğu kadar ne olmadığının da iyi bilinmesi geliyor.

 

Millet, birbirlerini “eşit onur”da kabul eden insanların kader ortaklığıdır. Milleti var eden objektif unsurlara dair listelerde sıralanan dil, din, tarih ve kültür gibi unsurların hepsi, bu neticenin sağlanmasına hizmet ettikleri ölçüde “millet mefkûresi” bakımından değerlidirler. Ancak örneğin kelimeler, gönülleri birleştirmek yerine komşuyu komşudan ayıran nefret ideolojilerinin emrinde birer savaş aracına dönüşmüşlerse aynı dili konuşmak, millet olmamıza yetmez. Yahut, mukaddes dinimizin yüce ilkeleri, yüzünü aynı kıbleye çeviren insanlar arasına husumet sokmak için tahrif ediliyorsa sadece lafızda kalan dindaşlığımız millet olmamızı sağlamaz. Uzun asırlar boyunca aynı devletin çatısı altında yaşayarak ürettiğimiz müşterek tarihin hatıraları, sürekli kavgaların malzemesine dönüştürülüyorsa millet olmanın huzurunu yüreklerimizde hissedemeyiz. Söz konusu durum, köken ve akrabalık bağlarımız bakımından da geçerlidir. Bu yönüyle millet, her gün farklı kesimlerden millettaşlarımızla kurduğumuz ilişkiler esnasında yenilenen gündelik bir referandumdur. Birliğimizi ve istikbale beraberce yürüme irademizi, karşılıklı olarak sergilediğimiz tavırlarla her gün yeniden oylarız.

 

Türk milleti mefkûresine saldıran farklı renklerdeki terör örgütleri, ideolojik tuzaklarını işaret ettiğimiz noktalar üzerine kuruyorlar. Bunlarla layıkıyla mücadele edebilmek için bölücü ve yıkıcı unsurların yaslandıkları zihniyet dünyalarını doğru tahlil edebilmeliyiz.

 

Ayrılıkçı terör örgütleri, millet çatısı altındaki zenginliklerimiz olan etnik kimlikleri çatışma sebebi hâline getirmeye çalışıyorlar. Millet, farklılıklarımızla ortaklıklarımızı uyum içinde tutarak bize barış, zenginlik ve huzur dolu bir dünyanın kapılarını açar. Millet hayatı, komşularımızla etnik kökenlerini tehdit saymadan ilişki kurmamızı temin eder. Devlet dairesinde karşımıza çıkan görevlinin, çarşıda alışveriş yaptığımız esnafın kökenini merak etmeyiz. Millet hayatı, okullardan kışlalara çok geniş bir sosyal kurumlar yelpazesi içinde bizi buluşturur. Yalnızca doğduğumuz yörede değil, vatanımızın her yerinde “evimizde” hissetmemizi sağlar. Büyük bir ekonominin ve güvenli bir ülkenin nimetlerini önümüze koyar. Üstelik millet, küreselleşme süreçlerinde görüldüğü gibi, dış dünyadan gelen tahrip edici etkilere karşı bir dalgakıran rolü üstlenerek etnik kimlik ve kültürlerin varlıklarını sürdürmelerini de kolaylaştırır. Millet hayatı, dışarıya karşı bu koruma işlevini ifa edip beşerî çoğulculuğu desteklerken içerde de etnik kimlikleri millet mefkûresiyle ve birbirleriyle temasa sokarak ortak renklere boyar ve “saçaklandırır”. Ortak renklere boyanma, vatan toprakları üzerindeki ailevi, sosyal, ekonomik, siyasi vb. ilişkiler ağının, aynı müesseselerle uzun müddet sürdürülen etkileşimin, paylaşılan acılar ve mutluluklar tarafından asırlar boyunca inşa edilen tarihî hafızanın sonucudur. Saçaklanma, millet hayatı içerisinde ortak renklere boyanma süreci esnasında gerçekleşir. Millet çatısı altında muhtelif etnik aidiyetlerden insanlar, birbirleriyle yoğun temas imkânı bulurlar. Etnik gruplar, diğer kesimlerle temas ettikleri noktalarda köprü işlevi gören saçaklar geliştirmeye başlarlar. Bu süreç, etnisitelerin mahiyetini de değiştirir. Zamanla, etnik grupların değişik ülkelerde ayrı millet hayatları yaşayan mensupları arasındaki farklılaşma, ileri düzeylere ulaşır. Değişik etnik kökenlerden gelmekle birlikte aynı millet hayatının paydaşı olanlar ise birbirlerine yakınlaşırlar. Millettaşlık, etnik aidiyetin gücünü aşan bir mensubiyet şuuru üretir.

 

Ayrılıkçılık, etnik kimlikleri millî kimliğin ve diğer etnik kimliklerin “rakibi” hâline getirmek suretiyle bu dengeleri değiştirmeyi, uyumu bozmayı hedefler. Böylelikle de çatışmaların önünü açar. Bu yüzden, Türk milleti mefkûresi bakımından mesele teşkil eden husus, etnik çeşitliliğin doğal kültürel tezahürleri değil, etnik aidiyetlerin diğer etnik kimliklerle ve millî aidiyetle yarıştırılması, birbirleriyle zıtlık ilişkisi esasında konumlandırılmasıdır. Bu tehlikeyi, dikkatleri sürekli etnik farklılıklara çekerek değil, işlevi bizi birbirimize kenetlemek olan millî kimlik ve kültürümüzü güçlendirip kamu hayatında vurgulayarak aşabiliriz. İşaret ettiğimiz hususun anlaşılması hayati derecede önemlidir. Aksi takdirde Türkmen, Kürt, Çerkez, Arap vb. etnisitelerin doğal kültürel hususiyetleri bahane edilerek birbirlerinin ve Türk milleti mefkûresinin rakiplerine dönüştürülüp çatışmaya itilmeleri engellenemeyecektir.

 

Türkiye’mizi hedef alan diğer büyük tehdidin, dinî motifli terörün muhtelif renkleri arasında farklılıklar bulunsa da iki temel ortak nokta dikkatlerden kaçmıyor. Bunlardan ilki, dinî grubun kendisini radikal biçimde “millet”in dışında ve üstünde tarif etmesidir. Yukarıda önemine işaret ettiğimiz “eşit onura sahip sayılma”, cemaatin/örgütün yalnızca iç ilişkileriyle sınırlanmakta, geniş halk kesimleri ise ya kurtarılacak ya da kurtulunacak yığınlar olarak görülmektedir. DAİŞ gibi örneklerde bu tutum, örgüt ideolojisinin merkezine açıkça yerleştirilmektedir. Örgütün doğru saydığı biçimde inanıp yaşamayanlar tekfir edilirken, farklı inançların mensuplarını da ortak kader duygusu etrafında birleşmeye çağıran millet anlayışı şiddetle reddedilmektedir. Grup içinde kullandıkları dili, dışındakinden ayrıştıran cemaatlerde ise durum daha karmaşıktır. Kitlelere hitap edilirken başvurulan son derece kuşatıcı ve hoşgörülü yaklaşım tarzı, çekirdekteki müntesipler arasında yerini seçilmişlik inancına bırakır. Buna göre, yozlaşmış kabul edilen kitleler kendilerine uzanacak seçilmiş elleri beklemektedir. Grup içi motivasyonu yüksek tutan bu söylem, dış dünyayla ilişkiler çatışmalı bir karakter kazandığında güçlü düşmanlık duyguları üretebilir. 15 Temmuz gecesi, sivilleri merhametsizce tarayan gözü dönmüş terörü anlamaya çalışırken bu hususu gözden kaçırmamamız gerekiyor. Sokaklarda ölüm kusan namlular, ateş ettiklerinin kendileriyle eşit onura sahip millettaşları olduğuna inansalardı, Türkiye’mizi derinden sarsan bu cinayetlere kalkışabilirler miydi?

 

İkinci ortak nokta ise din duygusunun dünyevi zenginleşme amacıyla istismarıdır. Kur’an-ı Kerim’de açıkça lanetlenen bu kötülük, tarih boyunca sık sık karşımıza çıkar. 12. yüzyılda yaşayan Hoca Ahmed Yesevî, Hikmetler’inde yüce dinimizi şahsi menfaatleri için kullanan “ahir zaman şeyhleri”nden şikâyetçidir. 18. yüzyılın başında ünlü tarihçi Naima, Devlet-i Aliyye’nin başına musallat olan belaları anlatırken İslam’ı dünyevi emellerine alet eden, züht ve takvayı mal toplama aracına dönüştüren düzenbazların şerrinden Allah’a sığınır. İnsanlığın hafızasında benzerleri derin yer etmiş dersleri, yaşadığımız acı tecrübelerle bir kez daha idrak ediyoruz. Dindar gençler yetiştirmek gerekçesiyle kurulan dayanışma ağlarının ticari zenginleşme ile bürokratik ve siyasi kudret devşirme vasıtalarına dönüşümü, dehşet verici sonuçlar doğuruyor. Biriken gücü koruma ve arttırma motivasyonunun tahrik ettiği kavgalar, meyvesi ihanet ve darbe terörü olan nefret bataklıkları üretiyor. Bu sebeple, FETÖ’yü ortaya çıkaran sürecin samimiyetle tahlil edilmesi, gelecekte benzer faciaların tekrarlanmaması için yapılması gerekenler listesinin ön sıralarında yer alıyor.

 

Son olarak, şu gerçeklerin altını bir kez daha çizmek gerekir. Türkiye’mizin ufkunda biriken kara bulutların kolay dağılmayacağı bir çağdayız. Arkası kesilmeyen saldırılara karşı direncimizi arttırabilmek için elimize geçen millî bünyemizi kuvvetlendirme fırsatlarını iyi değerlendirmeliyiz. Bu açıdan bakabilirsek, sinemizde derin yaralar açan 15 Temmuz sürecinin ortaya çıkardığı millî refleks ve enerji, bizi yeni bir mefkûre dönemine taşıyabilir, tahrip olan kurumlarımızı dünün yanlışlarından sıyrılarak onarmak için bir milat teşkil edebilir. Sırtını, ay yıldızın gölgesinde “eşit onura sahip” mutlu insanlara dayayan bir geleceğe yürümek istiyorsak millet olmanın değerini, tarih şuuru ve vatan sevgisinin önemini ruh hafızasına kazımış bir halkın desteğine de muhtacız. Suriye ve Irak’taki dehşetin, vatanını yitirenlerin her gün şahit olduğumuz çilelerinin Türkiye’mizde tekrarını istemediği için meydanları dolduran gelincik denizi, bizi ümitvar olmaya davet ediyor...

30 Haziran 2016 Perşembe

“İç Çatışmadan Yeryüzü Yangınına”: Suriye Savaşı’nın Küresel Bağlamı Üzerine Düşünceler

Doç. Dr. Mehmet Akif Okur

Suriye savaşı, tartışmasız biçimde 21. yüzyılın şimdiye dek gördüğümüz en büyük insanî dramına sebep oldu. Düştüğü yerden çok daha ötesini tutuşturabileceğini ispatlayan bu ateşin bölgesel ve küresel sonuçları tüm çıplaklığıyla ortada. Suriye ve Irak’a akan “yabancı savaşçılar” ve çatışma bölgesini terk etmeye çalışan mülteciler, Ortadoğu’nun kalbindeki “cehennem coğrafyası” ile yeryüzünün dört bir tarafını doğrudan ilişkili hâle getirdiler. Suriye çölleri ile Paris, Londra, Pekin, Berlin, New York, Tokyo ve diğer dünya şehirlerinin güvenliği birbirine bağlanmış vaziyette. Karşımızda herkesin değişik parçalarını önemsediği muazzam bir sorunlar ve bilinmeyenler yumağı var.

Yalnızca Suriye içi ve bölgesel dengeleri tahlille yetinmeyip savaşın küresel sistemdeki değişim süreçleriyle ilişkisine de odaklanmak, bu yumağı çözmeye çalışanlara epeyce yardım edebilir. Kendisini “dün”le bağlantı içinde kuran “yarın”ı anlamamızı kolaylaştıracak böyle bir perspektiften Suriye’ye baktığımızda ise karşımıza iyi incelenmesi gereken üç halkalı bir zincir çıkıyor. Küresel sistemin bir “güç geçişi” aşamasında olduğunu gören ve dış politikasının ana omurgasını bu gerçekliğe oturtmak isteyen Obama yönetiminin “müdahalesizlik” siyaseti, Suriye krizinin önce iç savaşa, ardından da bölgesel ve küresel boyutları gittikçe ağırlık kazanan bir yangına dönüşmesini kolaylaştırdı. Uzayıp küre ölçeğinde etkiler doğuracak bir çehreye bürünen çatışmanın sunduğu fırsatları ve “güç geçişi” sürecini temelde Çin odaklı düşünen Amerikan stratejisindeki boşluğu fark eden Rusya’nın hamlesi, Suriye iç savaşının dengelerini ve parametrelerini değiştirdi. Zincirin son halkasında ise ABD’nin “güç geçişi” dönemiyle ilgili planlarında Rusya’ya atfettiği daha ikincil pozisyonu revize edişi ve bunun Suriye’nin geleceğine muhtemel yansımaları yer alıyor.

***

“Güç geçişi”, uluslararası ilişkiler disiplininin büyük güçler arasındaki münasebetleri merkezine alan gençlik dönemi literatüründen miras kalan bir kavram. A.F.K. Organski, 1958’de yayınlanan World Politics adlı eserinde sanayi çağı sonrası dönem için güç geçişini tarife çalışır. Ekonomik, askeri ve siyasi ihtiyaçların modern milletleri uluslararası düzenler oluşturacak biçimde birbirlerine bağımlı hale getirdiğine dikkat çeker. Uluslararası düzenler, aktörlerine uymaları gereken norm ve kuralları öğretir, sistemdeki güç hiyerarşisini kabullenmelerini sağlar. Organski, uluslararası düzeni bir piramit şeklinde tasvir eder. Tepede en kuvvetli millet vardır. Onu, büyük güçler izlemektedir. Ardından orta büyüklükteki güçler, küçük güçler ve sömürgeler gelir. Devletler, “güç” ve “uluslararası düzen içindeki konumlarından memnun olma” kriterlerine göre ayrıca sınıflandırılırlar. Sistemdeki pozisyonundan memnun olmayan bir büyük güç, özellikle ekonomik parametreler bakımından lider ülkeye yaklaşmışsa, çatışmalı yaşanabilecek “güç geçişi” süreci de başlamış olur.

2000’lerde Organski’nin çizdiği çerçevenin  Çin’le bağlantılı tartışmalar sebebiyle hatırlanarak güncellendiğini görüyoruz. Çin’in ABD’ye bir tehdit arz edip etmeyeceğinin Organski’ye referansla tartışıldığı yerler arasında “U.S. Army War College” gibi ABD’deki bürokratik karar alma mekanizmalarıyla bağlantılı kurumlar da yer alıyor.(1)

“Güç geçişi” perspektifinden bugüne baktığımızda, uluslararası düzendeki liderlik pozisyonunu korumak için ABD’nin iki ana hedefe yöneleceğini düşünebiliriz. Bunlardan ilki, meydan okuma potansiyeline sahip büyük güçle aradaki ekonomik mesafeyi arttırırken askeri bir hamleyi caydıracak alt yapıyı ve ittifaklar sistemini inşa etmektir. Diğeri ise, muhtemel meydan okuyucuya sistemde daha geniş bir yer açarak tatmin sağlamak, böylelikle de çatışma motivasyonunu zayıflatmaktır.

***

Suriye Krizi’nin ivme kazandığı konjonktür, Obama yönetiminin bir güç geçişi dönemine girildiğini kabul ederek Amerikan dış politikasının eksenini Asya’ya kaydırdığı zaman dilimine denk düştü. Amerikan liderliğine meydan okuyabilecek en muhtemel aktör olarak Çin’i gören Washington, aradaki ekonomik mesafenin açılmasını ve Uzakdoğu’da caydırıcı bir güvenlik mimarisinin inşasını gerekli görüyordu. Ortadoğu'da doğrudan ve kapsamlı müdahalelerden vazgeçilişi, tasarruf ettireceği ekonomik ve askeri kaynaklarla bu hedefi destekleyecekti. ABD, “geriden liderlikle” bölgedeki çıkarlarını korurken enerjisini sonu belirsiz savaşlarda tüketmek zorunda kalmayacaktı.

Ancak, müdahalesizlik de Washington’u rahatsız eden güç geçişi dönemi dinamiklerini yavaşlatıcı değil hızlandırıcı bir rol oynadı. Suriye iç savaşının ürettiği kitlesel göç ve küresel terör gibi sonuçlar, mimarı ABD olan uluslarası düzenin kendini dayandırdığı norm ve kurallar ile Washington’un itibarını iyice aşındırdı. Bu atmosferde ABD’nin geriden liderlikle Ukrayna ve Suriye'de yürüttüğü süreçler, güç geçişi dönemini yaygın olarak öngörülen güzergâhın dışında bir mecraya doğru sevkedecek gelişmeleri tetikledi. ABD, muhtemel meydan okuyucuları tespit ederken, kuvvetli ve çeşitlenmiş bir ekonomik yapıya sahip olmaması sebebiyle Rusya'ya etkinliği yalnızca belirli coğrafyalarla sınırlı bölgesel bir güç nazarıyla bakmaktaydı. Ancak Moskova, Sovyetler’den miras askeri yeteneklerinin restorasyonuyla yapabileceklerini Ukrayna / Maiden hadiselerinden itibaren sergilemeye başladı. Putin’e Suriye'ye gidecek cesareti, kısmen de olsa Kırım’ın ilhakına engel olunmayışı verdi.

Rusya’nın Esed rejimine destek için Suriye'ye müdahalesi, Çin’i güç geçişi sürecinin tek kayda değer meydan okuyucusu sayan Amerikan yaklaşımını değiştirmeye başladı. Rusya da gayet etkili jeopolitik hamleler yapabiliyordu. Bu tespiti, eş zamanlı iki politikanın devreye sokuluşu izledi. Bunlardan ilki, meydan okuyan aktörü sisteme dahil ederek hoşnutsuzluğunu hafifletmeyi hedefliyordu. Rusya, Suriye'de ABD’nin kendisi olmadan düzen sağlayamayacağını göstererek büyük güç statüsünün ve bağlantılı çıkarlarının tanınmasını istiyor. ABD, Suriye merkezli müzakerelerde Rusya’ya arzu ettiği statüyle uyumlu bir alan açarken, Doğu Avrupa ve gerilimin yükseldiği diğer bölgelerde ise farklı bir tutum takınıyor ve askeri hazırlıklar yapıyor. Ancak, havuç ve sopa ile Rusya'ya uluslararası düzenin meşru sayacağı ve saymayacağı çıkar alanlarının kabullendirilmesi çabası, ABD açısından bir çok riski de bünyesinde barındırıyor. Örneğin, hem en baştan varsayıldığı üzere Uzakdoğu'da, hem de dünya sistemi açısından önemli kabul edilen Avrupa ve Ortadoğu gibi bölgelerde gerilim ve çatışmaların eş zamanlı biçimde tırmanışı senaryosu, bir ihtimal olarak masada.

Bu noktada zincirimizin muhtemel gelecekle ilgili üçüncü halkasına geliyoruz. Artık güç geçişi sürecinin rakip aktörleri, birbirlerini hibrid savaş stratejileriyle hedef almaya başlıyorlar. Klasik askeri yetenekleri, özel kuvvet harekatlarını ve enformasyon savaşlarını sentezleyen hibrid stratejiler, gerilimin kademeler halinde yükselişini destekliyor. Büyük güçlerin bir kriz bölgesinde çatışmaya adım adım yaklaşırken diğer kriz bölgesinde çözüm ortağı rolüyle hareket etmeleri, gün geçtikçe zorlaşıyor. Bu sebeple Suriye, büyük güç rekabetinin tâlî değil sıcak cephe hatlarından birine dönüşme tehlikesiyle yüz yüze. Rusya'yı, dışlandığını düşündüğü uluslararası düzene dahil etme stratejisinin merkezine yerleştirilen önemli bir ortak çıkar, IŞİD vb terör örgütlerine karşı mücadeleydi. Söz konusu tehdit azalırken, özellikle Doğu Avrupa merkezli gerilim artmaya devam ederse büyük oyuncuları karşı karşıya getirecek senaryolar da daha fazla gündemimize girebilir. Bu durumda Suriye, iç savaşın kendi ürettiği dinamiklerin dışında, küre ölçekli bir çağ yangını/yangınla çağ değişimi sürecinin önemli savaş alanlarından birine dönüşebilir. Yerel ve bölgesel aktörlerin pozisyonlarını büyük güçler arasındaki gerilimin seyrine göre belirleme ihtiyacını daha fazla hissedecekleri bu denklemde iç savaşı bitirme/bitirmeme iradesi de neredeyse tamamen Suriye ve bölge dışındaki başkentlere aktarılmış olacaktır. 

___________________________________

(1) David Lai, The United States And China In Power Transition, U.S. Army War College Strategic Studies Institute, 2011.

18 Haziran 2016 Cumartesi

Krizdeki Küreselleşme(cilik) - I: Yeni Bir Milletler / Milliyetçilikler ve Büyük Mücadeleler Çağı'na Doğru Mu?

Doç. Dr. Mehmet Akif Okur

Dünya siyasetinin mantığıyla ilgili eski kanaatlerini 1990'larda kökten reddedenlerin ve aynı dönemde uluslararası ilişkiler eğitimine başlayanların ezberlerini zorlayan önemli gelişmelerle yüz yüzeyiz. Toplum, ekonomi, siyaset gibi alanlardaki değişimleri zamanı ve mekanı sıkıştıran teknolojik yeniliklere referansla açıklamak yahut söz konusu alanları bilinçli çabalarla dönüştürmek için kullanılan "küreselleşme" paradigması, şimdiye kadarki en ciddi krizini yaşıyor. Krizi fark etmemizi kolaylaştıracak analitik anahtar, küreselleşme ve küreselleşmecilik kavramları arasındaki nüansta gizli. İlkini; Doğu Bloku'nun çözülüşü gibi siyasi hadiselerle finans akışlarının muazzam boyutlara ulaşması, üretim mekanlarının coğrafyasındaki  kaymalar, internet, uydu yayıncılığı, cep telefonları, ulaşım ve taşımacılığın hızlanırken ucuzlaması gibi hayatlarımızın maddi çehresini temelden şekillendiren olgulara dayalı yenilikler şeklinde tarif edebiliriz. İkincisi ise, bahsettiğimiz olgusal zeminin devletleri ve toplumları kaçınılması imkânsız biçimde küresel kalıplara dökeceği tezine dayalı bir ideolojik kurgudur. Ortaya çıkan yeni alt yapının üst yapıyı tek biçimli bir güzergâhta belirleyeceği iddiası, sürecin erken aşamalarından itibaren "alternatif küreselleşmeler"e dair tezleri gündeme taşımıştı. Ancak karşımızdaki dünya manzarası, küreselleşme paradigması başlığı altında toplayabileceğimiz bu türden tartışmalardaki hâkim perspektiflerin öngördüklerinden de bambaşka bir gerçekliği resmediyor. Küreselleşmeyi üreten olgular, küreselleşmeci elitlerin/grupların inşa etmek istedikleri kurgulara hayat vermedi. Yeni bir istikbale, zorlu bir geçiş dönemine doğru ilerliyoruz.
Ufkumuzdaki muhtemel geleceğin belirmekte olan parametrelerini ekonomiden siyasete pek çok sahada görmek mümkün. Ekonomik milliyetçiliğin her alanda yükselişi, küresel kurumların yüzleştikleri sorunlar karşısındaki acziyetleri, büyük güçler arasında hızla tırmanan rekabet gibi başlıklar, bu muazzam dalgalanmanın öne çıkan tezahürlerinden sadece birkaçı. Yazımızda, hayli genişletilebilecek bu listenin önemli boyutlarından birine değinerek sert esen yeni yeryüzü rüzgârının istikametine dikkat çekeceğiz.
Elimizdeki veriler, "Millî devletler ve kimlikler, küreselleşme karşısında ayakta kalabilecekler mi?" sorusunun tersinden tekrarlanması gereken bir çağa girdiğimize işaret ediyor. Ancak, bu verilere göz atmadan önce bir noktanın altını çizmemiz lazım. Evrenselci önermelere sahip olanlar dâhil tüm siyasi düşünce sistemleri, yerel bağlamlarda farklılaşan nitelikler ve vurgularla karşımıza çıkarlar. Bu anlamda, ölçeği dünya olan bir tartışmada liberalizm, sosyalizm vb.den değil, liberalizmler, sosyalizmler vb.den bahsetmek gerekir. Hatta hemen her ülkede, ortak siyasi terminolojiyi paylaşmalarına rağmen somut politikalar söz konusu olduğunda birbirlerine şiddetle muhalefet eden gruplara rastlarız. Bu husus, millî devletler ve kimliklerin gündeme geldiği her platformda karşımıza çıkan milliyetçilik için özellikle geçerlidir. Bu çeşitlilik, küre ölçeğinde bir siyasi dalganın kabarışını bazı genel özellikleri merkeze alarak teşhise engel değilse de yükselen trendin anlamları üzerine yorum yapılırken ihtiyatlı davranılmasını gerektirir.  
Bir başka örnek üzerinden açıklamak gerekirse; "dinin yükselişi"yle ilgili anketlere dayalı küresel bir değerlendirme İslam, Hristiyanlık gibi dinler arasındaki ve bu dinlerin kendi içlerindeki farklılıkları ortadan kaldırmaz. Ancak, dünya nüfusunun bir önceki döneme göre inanç sistemlerine daha fazla/daha az yöneldiklerini gösterir. Her inanç sistemi ise küresel barışın tesisi, insani dayanışma, adalet vb. konularda kendi muhtevasının icaplarına göre tavır takınır. Elbette benzer bir durum, aşağıda ele alacağımız milliyetçi yönelişler bakımından da geçerlidir.
Dünya nüfusunun yaklaşık dörtte üçünü kapsayan altmış iki ülkede, beş yıllık dalgalar hâlinde yapılan "Dünya Değerler Araştırması"nın 2010-2014'e ait kısmı[1] millî kimliğe aidiyetle ilgili önemli sonuçlar ortaya koyuyor. "Millî kimliğinizle ne kadar gurur duyuyorsunuz?" sorusunu cevaplayanlar, ezici çoğunlukla "Çok gurur duyuyorum." seçeneğini işaretlemişler. "Oldukça gurur duyuyorum." diyenlerle birlikte bu oran %85-90 bandında dolaşıyor. Sorunun, yalnızca millî kimliklere aidiyeti değil, aidiyetten duyulan hoşnutluğu/hoşnutsuzluğu ölçüyor oluşunu da dikkate alırsak küreselleşme sürecinde millî kimlikleri yıpratmayı hedef alan yoğun propagandanın, dünya nüfusu arasında kitlesel karşılık bulamadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Sık sık millî devletlere alternatif somut bir model olarak gösterilen AB'yle ilgili veriler de küreselleşmeci ideolojinin başarısızlığını teyit ediyor. Bir AB kuruluşu olan Eurobarameter'in araştırmasına göre; günümüzde kimliğini yalnızca Avrupalı olarak tanımlayan AB vatandaşlarının oranı sadece %3'tür. Buna mukabil, nüfusun %46'sı kendisini hiçbir Avrupa referansı yapmaksızın yalnızca mensubu olduğu millî kimliğe ait hissediyor. Kimliğini tarif ederken başat bileşen olarak "millî aidiyetini" görmekle beraber Avrupalılığa da yer açanların oranı %41. Avrupalılığı önemserken millî kimliğini de unutmayanlar ise nüfusun %7'sini teşkil ediyor.[2] Bu rakamların anlamını layıkıyla idrak edebilmek için II. Dünya Savaşı'ndan bu yana "Avrupalılık" kimliğinin inşası maksadıyla yürütülen sistemli faaliyetleri ve tahsis edilen muazzam kaynakları hatırlamalıyız. Zenginliği ve eğitimli nüfusuyla Avrupa, yeryüzünün millî kimliklere meydan okuyabilecek yeni aidiyetlerin inşasına en açık coğrafyasıdır. Bu müsait zeminde devlet adamlarından büyük sermaye sahiplerine uzanan yelpazede etkin çevreler, on yıllar boyunca büyük gayretler sarf ettiler. AB'yi; bayrağı, marşı, anayasası, parası ve ordusuyla millî devletlerden sürekli egemenlik transfer ederek şekillenecek bir yapı olarak inşaya çalıştılar. Millî kimliklerin aşındırılarak aşılması, küreselleşme sürecinde ilave simgesel değer kazanan projenin nihai başarısı bakımından gerekli sayılıyordu. Ancak, Eurobarameter araştırmasının sonuçları, zorlu ve uzun on yılların ardından millî kimliklerin zindeliklerinden bir şey yitirmeksizin yerlerinde durduklarını gösteriyor. Ekonomik vb. hoşnutsuzluklar arttıkça bu zinde kimlikler, parçalanma yönündeki eğilimlerin de doğal dayanaklarına dönüşüyor. Nitekim, hafızalarda hep üyeliğe kabul referandumlarıyla yer eden AB'de ilk Birlik'ten çıkış referandumunun Avrupalılık kimliğine çok az iltifat eden İngiltere'de yapılacak oluşu bir tesadüf değil.
Diğer Avrupa ülkelerindeki aşırı sağ/popülist hareketlerin kuvvetlenişi de AB projesinin  varlığını borçlu olduğu, II. Dünya Savaşı sonrasına ait elitler arası mutabakatı ciddi biçimde sarsıyor. Programları bakımından farklılıkları bulunsa da neredeyse tamamı küreselleşmenin değişik sonuçlarına, bu arada da AB'ye karşı olan partiler, hızlı bir yükseliş ivmesi içindeler. Birkaç örnek vermemiz gerekirse; Avusturya'da Özgürlük Partisi son Başkanlık seçimlerinin ikinci turunda %49.7 oy aldı. Polonya'da Hukuk ve Adalet Partisi %39 oyla hükûmeti kurdu. Macaristan'da Orban Viktor'ın ard arda kazandığı seçimlerden rahatsızlık duyan AB yetkilileri, daha aşırı kabul ettikleri Jobbik'in partisinin 2014'te %20 çıtasına ulaştığını gördüler. Fransa'da Marie Le Pen'in Ulusal Cephesi 2015'teki seçimlerde oylarını %27’ye taşıdı. Almanya'da, "Almanya için Alternatif" partisi, 2016 Mart'ında girdiği seçimlerde %25 nispetinde bir halk desteğini arkasına alabildi.[3]
Küreselleşmenin ve farklı renkleriyle küreselleşmeci ideolojinin motor gücü ABD'deki gelişmeler de Avrupa'dakilerden aşağı kalmıyor. Obama'nın 2015 Nisan’ında Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında yaygınlaşan küreselleşme karşıtlığına dikkat çeken açıklamaları, Başkanlık için yürütülen ön seçim kampanyalarındaki tartışmaların habercisiydi.[4] Demokrat Parti'de Hillary Clinton'a karşı umulmadık derecede başarılı bir kampanya yürüten Sanders, Michigan gibi eyaletlerdeki zaferlerini küreselleşme karşıtı tutumunun kitlesel karşılık bulmasına bağlıyor.[5] "Serbest ticaret bizi öldürüyor! Küreselleşme bizi öldürüyor!" diyen Trump'ın anketlerdeki hızlı yükselişi de küreselleşme karşıtlığının, küreselleşmeciliğin anavatanında kazandığı popülariteyi göstermesi bakımından önemli.[6] Uzun yıllar boyunca küreselleşme, her alanda duvarların yıkılışı metaforu üzerinden anlatılmıştı. Şimdi ise Amerikan halkının kayda değer bölümü, en önemli seçim vaatleri arasında Meksika sınırına 1600 km uzunluğunda duvar örmek olan bir Başkan adayını destekliyor; "Amerika'yı yeniden büyük yapmak" gibi milliyetçi bir sloganı alkışlıyor.[7]
ABD'nin kendisine en büyük rakibi saydığı Çin'de de karşımıza benzer bir manzara çıkıyor. Kültür Devrimi yıllarını hatırlayanlar için Çin Komünist Partisinin hayli zamandır Çin milliyetçiliğine açtığı alan oldukça manidar. Örneğin, bugün Çin hükûmeti daha önce büyük bir seferberlikle kültürel mirası tahrip edilen son Çin imparatorluk hanedanın tarihinin yazımı için 1600 akademisyeni görevlendirmiş vaziyette.[8] Çin Devlet Başkanı Xi Jinping'in Çin'in yeni dönemdeki hedefi ilan edilen "Çin Rüyası"nı, "Çin milletinin büyük yenilenişi/ihyası" şeklinde tarifi de, milliyetçi pusulanın Pekin'deki merkezî konumunu gösteren bir başka işaret.[9]
Diğer büyük güçlerin de benzer güzergâhları takip ettiklerini görüyoruz. Putin Rusya'sında milliyetçiliğin devlet politikalarına yön verme gücü hususunda herhangi bir tereddüt mevcut değil. Rus milliyetçiliğinin etnik ve daha geniş, devlet merkezli versiyonları arasındaki gerilimler zaman zaman nüksetse de Kırım'ın işgal ve ilhakı gibi gelişmeler aradaki ayrım noktalarının belirsiz hâle getirilmesine imkân veriyor.[10] Dünyanın en kalabalık demokrasisi diye anılan Hindistan'da milliyetçi BJP iktidarda ve milliyetçilik ile "milliyetçilik karşıtları" arasındaki tartışmalar, ülkenin aktüel gündeminin bir parçası.[11]Japonya'da da durum pek farklı değil. Başbakan Şinzo Abe'nin politikaları, Japon milliyetçiliğinin yeniden zuhuru olarak yorumlanıyor.[12]
Büyük güçlerin gündemlerindeki şu ya da bu yönüyle millî kimliklerle bağlantılandırılan tartışmaların yaygınlığı, milliyetçiliğin güçlenerek tarihe dönüşünün habercisi mi? Hiç şüphe yok ki, küreselleşmeciliğin simgesi "Davos Adamı" popülerliğini yitirirken yeryüzü rüzgârları müesses devletlere ait bayrakları kanatlandırıyor. Ancak, yüz yüze olduğumuz bu dalga hakkında kesin hükümler vermeden evvel bazı noktaların açıklığa kavuşturulması lazım.
Öncelikle şunu sormalıyız: Medya dilinin yahut siyasi polemiklerin "milliyetçi" diye tanımladığı örgütlenmelerin ne kadarı bu biçimde anılmak için gerekli özelliklere sahipler? Milletleri insanlık ailesinin doğal parçaları sayarken beşerî çoğulculuğu ve barış içinde bir arada yaşamayı mümkün kılacak adil bir küresel düzenin tesisini de hedeflemeyen akımları, gerçek nitelikleriyle uyumlu başka ifadelerle anmak daha yerinde olacaktır. Zira, yeni çatışmaları davet eden yabancı düşmanlığı ve ırkçılık, çizdiğimiz insani çerçeveyi benimseyen milliyetçilerin de dert edinmeleri gereken meseleler arasında yer alıyor.
Ayrıca, dünyayı sarsan söz konusu değişim dalgasının akıbetiyle ilgili muhtelif senaryolardan hangisinin berraklık kazanacağını katiyetle kestirmek için zamana ihtiyacımız var. Son olarak şu noktayı not edelim: Batılı liberal düzeni küreselleşmeci ütopyayı terke zorlayan tarihî ve sosyolojik dinamikler, ideolojik ve siyasi temsilcilerinden görece özerk bir doğaya sahipler. Bu sebeple, müesses düzenin seçkinleri, mevcut konumlarına göre daha millî bir çizgiye çekilerek yükselen tepkileri yumuşatıp iktidarlarını sürdürebilirler. Ancak böyle bir stratejinin söz konusu elitler için bedeli, rakiplerinin seslendirdikleri bir kısım talepleri kabullenmektir. Dolayısıyla her hâlükârda önümüzdeki dönemde politika tercihlerinin daha fazla millîleşmesini beklemek gerçekçi olacaktır. Bundan daha ileri varsayımlarda bulunabilmek, dönmekte olduğumuz kritik kavşağı ve bizi bekleyen muhtemel geleceği layıkıyla idrak için ise başka parametreleri de tahlil çerçevemize ekleyerek tartışmayı sürdürmemiz gerekiyor...


[1] Dünya Değerler Araştırması, online very tabanı için bkz: http://www.worldvaluessurvey.org/wvs.jsp

[2] Alina Polyakova ve Neil Fligstein, “Is European integration causing Europe to become more nationalist? Evidence from the 2007–9 financial crisis”, Journal of European Public Policy, Volume 23, Issue 1, 2016, s.63

[3]http://www.nytimes.com/interactive/2016/05/22/world/europe/europe-right-wing-austria-hungary.html

[4]http://www.bloomberg.com/news/articles/2015-04-27/obama-warns-of-anti-globalization-sentiment-in-both-parties

[5] http://www.post-gazette.com/news/politics-nation/2016/03/11/Sanders-sees-backlash-against-globalization-one-reason-for-Michigan-primary-win/stories/201603110275

[6] http://dailybail.com/home/trump-free-trade-and-globalization-are-killing-us.html

[7] https://www.washingtonpost.com/politics/trump-would-seek-to-block-money-transfers-to-force-mexico-to-fund-border-wall/2016/04/05/c0196314-fa7c-11e5-80e4-c381214de1a3_story.html

[8] Ady Van den Stock, “History and Historical Consciousness in Contemporary China: Political Confucianism, Spiritual Confucianism, and the Politics of Spirit”, Interpreting China as Regional and Global Power Nationalism and Historical Consciousness in World Politicsiçinde, (ed.) Bart Dessein, Palgrave, 2014, s.46

[9] http://www.xinhuanet.com/english/special/chinesedream/

[10] Rus milliyetçiliğinin güncel eğilimleri için bkz. Pål Kolstø ve Helge Blakkisrud (ed.), The New Russian Nationalism Imperialism, Ethnicity and Authoritarianism 2000–2015, Edinburgh University Press, 2016.

[11] http://m.thehindu.com/news/national/bjp-raises-pitch-on-nationalism/article8375123.ece

[12] http://www.theglobalist.com/japan-shinzo-abe-nationalism-germany/

11 Mart 2016 Cuma

Sicili Karanlık "Devrimci Terör"ün Yeni Coğrafyası

Doç. Dr. Mehmet Akif Okur

Suriye meselesi etrafında hızlı dönen küresel propaganda çarkı, PYD/YPG’nin karanlık insan hakları sicilinden şikayetçi kesimleri işitilmez kılıyor. Acaba örgüte sempatiyle bakan uluslararası çevrelerin değişik sebeplerle altını çizmek durumunda kaldıkları bazı gerçekleri yeniden dikkatlere sunmak, bu red ve inkar duvarının ötesine seslenmek için yeterli olur mu? Yazımızda, cevabı belirsiz de olsa bu soru doğrultusunda bazı noktalara işaret etmek istiyoruz.

Öncelikle, sebepler ve sonuçlar arasındaki sıralamanın yerli yerine oturtularak işe başlanması gerektiği kanaatindeyiz. PYD/YPG’yi Kuzey Suriye’de etnik temizliğe varan ağır hak ihlallerine sevkeden zihniyet üzerinde durmaksızın yalnızca mağduriyetler listesi çıkarmak, sebepleri konuşmadan sonuçlara odaklanmak, meselenin layıkıyla kavranmasını engelliyor. Bu noktada, Suriye kolu da dahil olmak üzere PKK’yı terör için motive eden anlam dünyasının temel parametrelerini hatırlamalıyız.

Karl Marx, 1848’de “devrimci terörü” takdis ettiğinde, Avrupa büyük bir buhranın alevleri arasında geleceğini arıyordu. Viyana’da yaşananları yorumlayan Marx, eski toplumun ölüm sancılarını ve yeni toplumun kanlı doğuş mücadelesini kısaltıp basitleştirecek tek yolun devrimci terör olduğunu yazmıştı.1 İnsanlığa ağır bedeller ödetecek bu güzergâhın lanetle anılan önemli takipçilerinden biri Joseph Stalin'dir. 1990’larda Stalin'in kütüphanesini inceleyen Edvard Radzinsky, komünist diktatör tarafından Marx’ın devrimci terörle ilgili satırlarının altına şu notun düşüldüğünü görmüştü: “Terör, yeni topluma giden en hızlı yoldur!”2

Stalinist bir örgüt olarak kurulan PKK da, “devrimci terör” aracılığıyla Kürt etnisitesini dönüştürerek kendisine bir iktidar zemini inşa etmek için yola çıktı. Örgüt, adına silaha sarıldığı etnik grubu millet hayatı yaşadığı geniş toplumdan terör süreciyle kopararak ideolojik ilkeleri doğrultusunda yeni baştan biçimlendirmeyi arzuluyordu. Bu yüzden, hem Kürtler hem de bölünme projesinin önünde engel teşkil eden devlet gücü, PKK terörünün ilk hedefleri oldular.

Devrimci terör, PKK tarafından bir sınıf mücadelesi yönteminden daha çok yeni kimlik tasarımının aracı olarak görüldü. Buna göre PKK, Öcalan’ın neolitik çağdan başlayarak “keşfettiği” Kürt zihniyetine uygun “yeni bir insan” yaratacaktı. Neolitik çağa ait elde çok sınırlı verinin bulunuşu, terör örgütü liderine dilediğini uydurmak için nerdeyse sınırsız bir alan açıyordu. Böylece, müphem geçmişle/altın çağla meşrulaştırılan yapay tasarımları, kadim gelenek süsü vererek yaşayan geleneğin karşısına çıkarmak mümkün olabilirdi.

Öcalan’ın bu doğrultuda işleyen muhayyilesine göre; tarihteki en eski halk olan Kürtler Zerdüştlükle özgürleşmiş, ancak İslam hakimiyeti döneminde Zerdüştî geleneğin darbe yemesi beraberinde “kullaşmayı” getirmişti. Eski Zerdüştî gelenekle bağlantılı olarak “Ezidilik ve Alevilik temelinde gösterilen direniş ve diğer çabalar” özgürleşme için yeterli olmamıştı.3PKK, bozulmuş bir hayatı yaşadığını varsaydığı hâlihazırdaki Kürtleri dönüştürecekti.

Terör örgütünün liderine göre; Kürtler, devrimci şiddetin kavramsal doğum coğrafyasında hedef aldığı tarzda sınıflı bir yapı arz etmiyorlardı. Gerçek ayrım noktası, kapitalistlerle işçi sınıfı arasında değil, örgütün ideallerine bağlı “vatanseverlerle” “işbirlikçiler” arasındaydı. “Gerilla parti” halinde örgütlenen, yani sivil görünümlü işlevler üstlenmiş kadrolarından da her an savaşçı unsurlarına katılmaya hazır olmalarını bekleyen PKK, millet hayatı yaşanan geniş toplumun değerlerinin karşıtı olacak tarzda bir yeni Kürtlüğün, PKK insanının/ulusunun nüvesini, militan eğitim süreçleri ve şiddet atmosferi içinde tesise çalıştı. Örgüt çatışmayı, hem milli kimliğin hem de Kürt etnisitesine âit tarihî hususiyetlerin karşısında PKK patentli “anti kimliğin” sivriltilerek Kürtlüğün alâmet-i fârikasına dönüştürülmesi için kullandı.

“Rojava”, bu projenin ciddi miktarda sivil nüfus üzerinde egemen yetkiler kullanılmak suretiyle hayata geçirilebileceği bir ütopya mekanı olarak sahiplenildi. Stratejik söylem değişikliklerini, uygun konjonktürleri değerlendirmek ve diplomatik ilişkiler ağını genişletmek için kullanagelen PKK, Suriye iç savaşının kaotik atmosferini de fırsata çevirmeye çalıştı. Doğrudan demokrasi vurgulu söylem, ilk aşamada Batı solunun belirli kesimleri üzerinde dayanışma duygularını uyandıracak ölçüde heyecan yarattı. Örneğin Center for a Stateless Society’nin kıdemli üyesi Kevin Carson, Rojava’da hayata geçirilmek istenen, Bookchin’den mülhem örgütlenmenin Paris Komünü, Şubat devriminin ardından Rusya’da ortaya çıkan sovyetler ve İspanya devrimi sırasındaki yerel anarşist yapılar modelinde bir doğrudan demokrasiler federasyonuna yakın olduğunu söylüyordu. Rojava’da ekonomi, işçilerin kendi kendilerini yönetmeleriyle katılımcı planlamanın bir karışımı tarafından idare edilmekteydi.4Ömrü, PKK’nın “20. yüzyıldaki en büyük sosyal bilimcilerden biri” ilan ettiği Bookchin ile beraber geçen Janet Biehl de ABD’den “Rojava”yı gezmeye gelenler arasındaydı. Biehl, zihnindeki tüm soruları silememiş olsa da, bölgede “4000 komün”ün kurulduğunu işitmekten hayli memnun gözükmüştür.5

Ancak, bu ziyaretler PKK’nın Batı kamuoyuna ulaşmak için etkilemeye çalıştığı anarşist çevreleri bütünüyle tatmin etmeye de yetmemiştir. Örneğin Rafael Taylor, PKK’nın karanlık tarihine ve özgürlükçü yeni söylemine rağmen değişmeden devam eden otoriter pratiklerine dikkat çekmiştir. Taylor’a göre sonuçta söz konusu olan; “eroin ticareti, haraç ve benzeri yollar üzerinden gelir sağlayan, insanları zorla silah altına alan” bir örgüttür.6

Merkezi İngiltere’de bulunan Anarşist Federasyon’un “Rojava Deklarasyonu” ise daha ağır ve doğrudan eleştiri ifadeleriyle doludur. Anarşist komünistlere göre, PKK’nın solculuğu Stalinist’tir. Öcalan, açık bir şekilde kendisine Stalin’i ve oluşturduğu kişi kültünü model almıştır. PKK lideri, her alandaki pragmatizmini, Bookchin husunda da göstermiştir. Anarşist Federasyon, PKK’nın Bookchin’e ilgisini, Batılı solcu ve anarşist çevrelerden destek ve ittifak arayan örgütün pazarlama kampanyasının bir parçası saymaktadır. Anarşistler, PKK’nın tabandan gelen “liberteryen” bir dönüşüm yaşamadığını, örgütün sekülarizmine de güvenilemeyeceğini düşünmektedirler. PKK, Öcalan’ın en tepede yer aldığı aşırı merkeziyetçi yapısından vazgeçmemiştir. Anarşist Federasyon’un Rojava Deklarasyonu’nda KCK Sözleşmesi, inandırıcılıktan yoksunluk ve yeni diktatörlüklerin önünü açma potansiyeli bakımından Kaddafi’nin “Yeşil Kitabı”na benzetilmektedir. PYD’nin her aileden en az bir kişiyi silah altına alması, diğer Kürt partilerine karşı silahlı gücüne dayanarak izlediği otoriter baskı vb işaret edilerek, “Rojava” ile 1917’deki Bolşevik Devrimi arasında benzerlik kurulmaktadır. Deklarasyona eklenen Suriyeli Kürt anarşist Şiar Neyo’nun satırları “güç açlığı çeken” bir örgütün iç savaşı fırsat bilerek nasıl iktidarını tesis ettiğini anlatmaktadır. Neyo, PYD tarafından bağımsız eylemcilerin ve bu partiye muhalefet edenlerin cezalandırıldığını, kaynakların sivil nüfusa, bağlı oldukları partiye göre dağıtıldığını söylemektedir. Silahsız göstericilere ateş açmaktan çekinmeyen PYD, adeta yeni Baas’tır.7

Bölgeye, “Rojava” hakkında anlatılanlara sempati duyarak giden diğer gözlemcilerin aksettirdikleri de bu resmi doğruluyor. Loveday Morris’in Foreign Policy’de yayınladığı Rojava izlenimleri, bir başka örnek. Morris, PYD’li yetkili Hasan Kocar’ın kendilerine katılmayan Kürtleri kastederek, “özgür olmak istiyorsanız, önce hainleri vurmalısınız” dediğini aktarıyor: “Kürtler arasında Öcalan’ın aleyhine konuşan hainler var. Ama Öcalan’ın aleyhine konuşmak, tüm Kürtlerin aleyhine konuşmaktır… ÖSO ile ilişki içinde olan bazı hain Kürtler var… ÖSO Kürt değil. Onlar tüm Kürdistanı beş Suriye pounduna satar…”8

PYD kantonlarındaki üst düzey yöneticilerin başka demeçlerinde de, “hainler” ve düşman sayılan etnisitelerle ilgili şuuraltını yansıtan pasajlara rastlanıyor. Afrin “ekonomi bakanı”, PKK’ya yakın bir yayın organına verdiği beyanatta, önce örgütün hain saydıklarına dikkat çekiyor: “Zengin Kürtler, Şam ve Halep’te yaşardı ve rejimle ilişkiliydiler." Daha sonra ise Araplar hedef tahtasına oturtuluyor: “… Boben diye bir Arap aşireti vardı. Bu aşiretin esas işi faiz ve tefeciliktir. Kürtleri mülksüzleştirirlerdi, evsizleştirirlerdi. Faiz karşılığında mülkiyetlerine el koyup göçertiliyordu..."9

Örgütün sempatisini kazanmak istediği çevrelerden isimlerin Kuzey Suriye’de yaşananlara dair yukarıda örneklendirdiğimiz gözlemleri, iki önemli konu hakkında ipuçları barındırıyor. Öncelikle, PKK’nın söylem değişimi, etkilemeyi umduğu Batılı ideolojik çevreleri bütünüyle iknaya yetmemiş gözüküyor. Bu yüzden, ABD’nin YPG’yi IŞİD’e karşı kullanma kararıyla birlikte şiddetlenen Batı medyasındaki yoğun destek kampanyasının kaynağı için sivil toplumdaki organik kanaatlerden çok devlet katındaki pragmatik hesaplara bakmak daha aydınlatıcıdır. İkinci olarak ise, yazının başında kısaca değindiğimiz, PKK terörünü besleyen zihniyet parametreleri ile PYD/YPG’nin gerçekleştirdiği insan hakları ihlallerinin motivasyon kaynakları arasındaki uyuma dikkat çekmek gerekiyor. PYD/YPG teröründen, hem örgüte ve “ütopyasına” biat etmeyerek “anti kimliğin” malzemesi olmaya direndikleri için hain sayılan Kürtler, hem de örgütün Kuzey Suriye’de kurmaya çalıştığı güç tekeline boyun eğmek istemeyen Türkmen, Arap ve diğer unsurlar şikayetçiler.

Çok sayıda raporda PYD/YPG; silahsız göstericilerin taranarak katledilmeleri, rastgele tutuklamalar, göz altında işkenceler, kayıplar ve faili meçhullerden sorumlu tutuluyor. Kürt muhalifleri hedef alan bu “devrimci terör” dalgasının, çocuk savaşçıları cepheye sürmekten çekinmeyen bir örgütün işi olduğu gösteriliyor.10

Örgütün terör ve baskılarından diğer etnik gruplar da nasiplerini alıyor. PYD/YPG’nin önce bazı yerleşim bölgelerine bayrak çekip ardından bunları birleştirmek için seferber olduğu kantonlaşma sürecine, “sakıncalı” görülen Arap ve Türkmen nüfusun bölgeden sürülüşü eşlik etti.11 Kuzey Suriye’deki düşman sayılan köylerin nasıl tamamen yok edildiğini belgeleyen Uluslarası Af Örgütü raporu, tüyler ürpertici bilgilerle doludur.12 Hristiyan azınlıkların insan hakları ihlalleriyle ilgili şikayetleri de uzun bir liste teşkil ediyor. Suriyeli on altı Hristiyan kuruluşun ortak deklarasyonu, PYD/YPG’nin mülklere el koyduğunu, gençleri zorla askere aldığını, haksız vergi toplayıp kilise müfredatına müdahale ettiğini dünyaya duyurdu.13

Epeyce uzatılabilecek bu liste, PYD/YPG’nin ne kadar kalın bir “kara kitaba”sahip olduğunu gösteriyor. Son söz olarak; söz başında vurguladığımız, terörün ardındaki zihniyet dünyasının vadettiği geleceğe dair bazı tahminlerimizi paylaşalım. Suriye’de de PKK, millet hayatı yaşadığı topluluklarla ortak renkleri taşıyan tarihi Kürtlüğe hasım “yeni Kürtlük” projesi için somut bir zemin tesis etmeye çalışıyor. Kürt etnisitesinden itaatleri sağlanamayan unsurlar, baskı ve terörün ilk hedefi oluyorlar. Örgütün “ütopyası” içinde asimile edemeyeceğini düşündüğü diğer etnik gruplara yönelik “temizlik” girişimleri de aynı radikal vizyonun ürünü. Buna, muhtelif devlet güçlerinin gelecekteki muhtemel müdahalelerini caydırmak için tasarlanan şiddet stratejilerini de ekleyebiliriz. Karşımızdaki manzaraya terörün zihniyet kodları üzerinden baktığımızda, taktik sessizlik dönemlerine girse de örgütün nihai amacına ulaştığını düşünmeden elini tetikten çekmesini, istediği dönüşüm uğrunda kanlı adımlarla koştuğu “en hızlı yoldan” vazgeçmesini beklememeliyiz. Salih Müslüm’ün sırtı sıvazlanarak meselenin çözülebileceğini zanneden iptidai yaklaşım, Türkiye’yi sarp bir uçurumun kenarına sürükledi. Aşağı yuvarlanmamak için, yüz yüze olduğumuz gerçekliği muhtelif derinliklerden tahlil edebilecek bir stratejik kavrayışın kılavuzluğuna, yeni bir “Türk gözü”ne ihtiyacımız var. Propagandayı, objektif hakikatler gibi aktaran medya anaforu bizi aksine inandırmaya çalışsa da...


1 https://www.marxists.org/archive/marx/works/1848/11/06.htm

2 Edvard Radzinsky, Stalin: The First In-depth Biography Based on Explosive New Documents from Russia's Secret Archives, Anchor, 1997, s.155

3 http://ozgur-gundem.org/yazi/79802/kurt-gercekliginde-kulturel-boyut-i?page=author

4 http://www.counterpunch.org/2014/09/01/obama-wants-to-defeat-isis-but-not-that-badly/

5 https://roarmag.org/essays/janet-biehl-interview/

6 https://roarmag.org/essays/pkk-kurdish-struggle-autonomy/

7 https://afed.org.uk/anarchist-federation-statement-on-rojava/

8 http://foreignpolicy.com/2012/10/25/the-war-for-free-kurdistan/

9 http://ozgur-gundem.com/haber/122901/sinif-cins-ve-iktidarlari-yerle-bir-ettik

10 https://www.hrw.org/sites/default/files/reports/syriakudrs0614webwcover.pdf

11 http://www.thetimes.co.uk/tto/news/world/middleeast/article4456567.ece

12 https://www.amnesty.org/en/latest/news/2015/10/syria-us-allys-razing-of-villages-amounts-to-war-crimes/

13 http://www.agos.com.tr/tr/yazi/13260/rojavada-hiristiyanlar-pydye-tepkili

18 Ocak 2016 Pazartesi

2016'ya Bakış: Göz Değişmeden Göreceklerimiz Değişmez...

Doç. Dr. Mehmet Akif Okur

2016'da Türkiye'nin karşılaşabileceği başlıca güvenlik riskleri neler? Takvimler değiştirilirken çok merak edilenler arasında bu soru da yer alıyor. Muhtelif platformlardaki en yaygın cevaplama şekli ise ufkumuzda biriken kara bulutları yeni keşfediliyorlarmış gibi tasvir etmek. Ancak işaret edilen tehditlerin bazıları, kamuoyunun bir bölümünün görüş menziline şimdi girmiş olsalar da, aslında ansızın ortaya çıkmadılar. Varlıkları, hayli vakittir hissediliyordu. İyice farkedilir olunca da devlet politikalarını belirleyen hâkim "stratejik göz"ün merceğinden anlamlandırıldılar. "Dün", söz konusu değerlendirmelerden sonra girilen ana stratejik güzergâhın neticeleriyle "bugün" yüz yüzeyiz.  Kapımızda biriken bu meseleleri sıralayıp her biri için anlık ve müstakil tavsiyelerde bulunarak kalıcı çözümlere ulaşamayız. Önümüze yeni ve kuşatıcı yol haritaları serecek derinlikli bir muhasebeye ihtiyacımız var. Bu yüzden, daha iyi bir yarının peşindeysek, parametreleri dünden belirlenmiş sonuçlar evreninde gündelik problem çözümü çabalarına hapsolmamalıyız. Tahlillerimizi yalnızca sıcak başlıklara hasretmemeli, tehdit listelerini önümüze koyan "stratejik gözler" hakkında düşünmek için de mesai harcamalıyız.

İşe şu tespitle başlayabiliriz. Farkında olsak da olmasak da, neyin hangi boyutlarda güvenlik tehdidi arz ettiğine sempati beslediğimiz stratejik gözün aksettirdiklerinden etkilenerek karar veriyoruz. Gündemi şekillendirmeye muktedir sınırlı sayıda akademisyen, danışman, siyasetçi, uzman, gazeteci vb'den oluşan stratejik düşünce toplululuklarındaki hakim perspektifler, yani stratejik gözler, kanaatlerimizi ve politika seçeneklerini belirliyor. Nitekim, yakın geçmişimizi, farklı stratejik gözler arasındaki rekabetin tarihi olarak da okuyabiliriz. Türkiye'nin demokratikleşme serüveni, ülkemizin kaderine on yıllar boyunca yön veren müesses stratejik gözün çoğullaşmaya doğru evrimini de bünyesinde barındırıyor. Bu süreçte, ideolojik bir formatla savunulan kurumsal çıkarlar ve pratik tecrübenin sentezine dayanan bürokratik akıl, siyaset aracılığıyla devlete taşınan yeni çıkarlar ve düşünme biçimleri tarafından dönüşüme zorlandı. 

90'lardan itibaren hızlanan bu dinamiğin zihin haritasını anlamaya çalışırken pek çok faktörü masaya yatırmamız lazım. Bunlar arasında, Türkiye'nin tek kutuplu dünya sistemine eklemlenişine paralel şekilde akademi üzerinden yayılan fikirler, örneğin güvenlik kuramları da yer alıyor. İlk bakışta, çok az kişiyi ilgilendiren soyut teorik meseleler ile somut siyasi tartışmaları bağlantılandırmakta zorlanabiliriz. Bu güçlüğü aşmak ve iki alanın birbirleriyle irtibatını zihnimizde canlandırabilmek için uluslarası ilişkiler ve güvenlik yaklaşımlarının medya ve siyaset gibi mecralar üzerinden daha geniş kitlelerle buluşan adı konulmamış popüler versiyonlarını da dikkate almalıyız. Siyasetçilerin sloganlaştırdıkları kimi cümleler, gazetecilerin günlük meseleleri izah için başvurdukları basitleştirilmiş şablonlar vb., soyut akademik kurguları halkın idrak dünyasına tercüme ediyorlar.

Söz konusu dönemde yurt içinde ve dışında Türk akademisyenlerin doktora tezleriyle diğer bilimsel nitelikli çalışmalarına bakıldığında konstrüktivizm/inşacılık ve türevlerinin hayli yaygın bir teorik çerçeve olarak kullanıldığını görüyoruz. İnşacılık, diğer özelliklerinin yanı sıra, uluslarası ilişkilerin şekillenişinde vurguyu yapıdan faile doğru kaydırmakta; fikirlerin, kimliğin ve kültürün etkisine alan açmaktaydı. ABD ve Avrupa'da Soğuk Savaş'ın maddi kapasitelere dayalı dengeleri içerisinde güç hiyerarşisine tabi sınırlı seçeneklere odaklanmaya alışmış eski stratejik göz; maddi olmayan faktörleri seferber ederek kazanımların elde edilebileceğini, sorunların çözülebileceğini vadeden genç kuramlar karşısında cazibesini hızla yitirmekteydi. Kopenhag Okulu gibi yeni güvenlik ve çatışma çözümü yaklaşımları, pek çok tehdidin aslında somut gerçekler olmadığını anlatıyorlardı. Meseleleri "biz", kimlikle bağlantılı çıkarlarımız vb yüzünden ürettiğimiz söylemler aracılığıyla güvenlikleştiriyorduk/güvenlik sorunu haline getiriyorduk. Tehditlerden kurtulmanın/çatışmaları çözmenin yolu da kendi kimliğimizi dönüştürerek eskiden tehdit kabul ettiğimiz meseleleri güvenliksizleştirmek/tehdit saymaktan vazgeçmekti. Bizim değişimimiz, karşı tarafın da tehdit algılarını değiştirmekte, böylelikle de çözülmez zannedilen sorunlar kolaylıkla bertaraf edilebilmekteydi. Söylemin dönüştürücü gücü, kaba kuvvetin yok edemediği husumetleri bitirebilirdi. Gerçekten de Soğuk Savaş sonrası dönemde inşacı yaklaşım, "doğduğu muhitteki" pek çok sorunun çözülmesinde hayli işlevsel roller üstlendi.

Türkiye'de de, doğrudan yahut dolaylı olarak inşacılığın argümanlarıyla beslenen, müesses devlet kimliğine muhalif yeni bir stratejik göz, iç ve dış politikaya son dönemde yön veren sivil ve siyasi hareketlerle kolayca bütünleşerek popülerlik kazandı. 2000'li yılların başında liberal ve muhafazakar intelijansiya, stratejik meselelerde ortak gramere farklı sözler yazarak önce muhalefette ardından da iktidarda bir blok oluşturdu. Milli kimlikten dost ve düşman tanımlarına kadar herşeyin kolayca yeniden kurgulanabileceğini varsayıyorlardı. Türkiye'yi meşgul eden pek çok meselenin ardındaki somut gerekçelerin aslında ortadan kalktığına inanıyorlardı. Buna rağmen, güvenlikleştirici söylemden vazgeçilmeyişinin başka gerekçeleri olduğu kanaatindeydiler. "Dört tarafı düşmanla çevrili Türkiye" algısı, müesses nizamın tasarruflarına meşruiyet sağlıyordu. Hem iktidarı içerdeki eski elitlerden devralmanın, hem de sorunları çözerek halk desteğini arttırmanın yolunun yaygın "güvenliksizleştirme"den geçtiğini düşündüler. İlk dönemde, Türkiye'nin Osmanlı beşeri coğrafyasıyla ilişkilerini potansiyelinin altında yürütmesine sebep olan kimi ideolojik engellerin aşılmasına yaptığı katkı hariç tutulursa, tek başına güvenliksizleştirmenin sorunları çözmeye yetmediği, bugün geldiğimiz noktada açıklıkla görülebiliyor. "Çözüm için Rumlardan bir adım önde olma" vurgusuyla tartışılan Annan Planı, Ermenistan'la imzalanan protokoller, Esed rejiminin hızla dönüşeceğine dair abartılı beklenti ve Suriye'deki kantonlaşmanın engellenmemesi dahil PKK hareketiyle ilgili süreç, Türkiye şartlarına eksik tercüme edilmiş inşacı stratejik gözün ağırlığını hissettirdiği önemli örnekler arasında yer alıyor.

Şüphesiz bu sonucu tek faktörle, yalnızca belirli teorik kurguların karar alıcılar üzerindeki etkisiyle izah edemeyiz. Ancak, olan-biteni anlamaya çalışırken fikirlerin gücünü de hesaba katmalı, bizi körleştirmelerinden sakınmak istiyorsak da evrenselmiş gibi gözüken formüllerin bağlamları değiştikçe nasıl farklı sonuçlar doğurabildiklerini iyi idrak edebilmeliyiz. Uluslararası ilişkiler kuramları, çoğunlukla üretildikleri ülkenin dünya siyasetiyle konjonktürel münasebetlerinden etkilenirler. Bilim insanları, özel bir telkin hissetmeseler bile devletlerinin taraf olduğu büyük dış politika tartışmalarına dair bir perspektife ve ülkeleri adına sorun çözme motivasyonuna sahiptirler. Konstrüktivizm, nükleer silahlara dayalı dehşet dengesinin ve ABD'ye kaba kuvvetle meydan okuyabilecek ciddi rakibin ortadan kalktığı bir iklimde yaygınlık kazandı. Savaş yapma/askeri müdahalede bulunma tekelini zaten elinde tutan Washington'un bu dönemdeki ihtiyacı, Demir Perde'yi yıkan zaferin ganimetlerini kalıcı kılacak uygun savaş dışı stratejilerin keşfiydi. Söylemin sihirli gücü bu esnada yeniden hatırlandı. Kuramın orijinal tarihsel şartlarının konumuzla alakası bakımından öncelikle dikkat etmemiz gereken tarafı, inşacı iddiaların diğer kuvvet parametreleriyle münasebetidir. Söylem, ancak maddi güçler arasındaki dengesizliğin gölgesinde sonuç üretmekteydi.

Örneğin ABD, küresel iktidar hiyerarşisinin alt basamaklarında bir ülkeyle ilişkilerindeki sorunları, çıkar tanımlarını yenileyerek çözmek isterse sistemdeki diğer oyuncular bu yeni politikadan rahatsızlık duysalar da süreci çelmelemeyi kolay kolay düşünemezler.  İlgili ülkenin husumeti sürdürmesi ise yalnızca ödeyeceği tek taraflı bedeli arttıracaktır. Bu yüzden, sonucu belli bir askeri çatışmaya girmek yahut ambargolarla boğuşmaktansa gerilimden çıkış imkanı sunan yeni söyleme ikna olmak, pek çok rasyonel aktöre daha makul gelebilir.

Ancak, açıktır ki dünya sistemindeki konumu, Ankara'ya aynı imkanları bahşetmiyor. Türkiye'nin dönüşerek dönüştürmek istediği aktörleri çatışmanın çözümünden çıkarları etkilenecek diğer oyuncuların nüfuzundan bütünüyle yalıtma imkanı yok. Yine bu aktörler, sorun çözülmediği takdirde ağır bir bedel ödemek zorunda kalacaklarını da düşünmüyorlar. Üstüne üstlük, Ankara'nın eski siperlerini terk edişini, uzlaşmaya yönelik iyi niyetli bir adımdan ziyade zaaf alameti olarak yorumluyor, kendi pozisyonlarında ısrar için inanç ve umut tazeliyorlar. PKK meselesinde şahit olduğumuz gibi, güvenlikleştirme/güvenliksizleştirme süreçlerinin kısa zaman aralıklarıyla ters istikametlerde tekrarlanışı, ilave güvenilirlik zafiyeti yaratarak sözün tesir kudretini aşındırıyor. 

Söylemin gücüne dayanılarak yürütülen stratejilerin başarısızlıklarında, layıkıyla yönetilemeyen psikolojik faktörler de önemli paya sahipler. Örneğin, Bir dış politika ilişkisinin yalnızca tehdit kategorisinden çıkarılıp güvenliksizleştirilmesiyle muhatabın dönüştürülebileceğine dair abartılı ümit, zamanla yerini eski düşmanın hızla değişmesi gerektiğine dair güçlü inanca bırakıyor. Beklentilerin gerçekleşmeyişi ise rasyonel sayılabilecek sınırları aşan tepkileri tetikleyebiliyor. Duygusallaşmış reaksiyonlar, aradaki münasebetleri güvenliksizleştirme sürecinden önceki konuma kıyasla daha gerilimli bir safhaya taşıyor. Pasif husumetten, aktif düşmanlığa geçiliyor. Suriye ve PKK ile ilişkilerin dalgalı seyrinin bu çerçevenin içinden yeniden değerlendirilmesi, bizi çok öğretici sonuçlara ulaştırabilir.

Bu değerlendirmelerle, yazımızın başında zikrettiğimiz soruyu yeniden düzenleyebileceğimiz noktaya geldik. 2016'da ve sonrasında Türkiye'nin yüzleşmek zorunda kalabileceği güvenlik sorunlarını sağlıklı biçimde teşhis için nasıl bir stratejik göze ihtiyacımız var? Cevabı nerede aramamamız gerektiğini yukarıda özetledik. Ancak, şu hususu da ilave etmeliyiz. Eski iktidar bloğunun artık muhalefetteki bileşenleri de Türkiye'nin Batı'yla bağlarını sıkılaştırarak tüm sorunlarını çözebileceği inancına yaslanmanın ötesine geçebilmiş değiller. Zihinlerindeki, 90'ların tek kutuplu atmosferinde küreselleşme rüzgarlarının sert estiği günlerde donmuş dünya sistemi imajı ve Batı tasavvuruyla aktüel gerçeklik arasında büyüyen bir gerilim var. Ekonomiden sosyal ve siyasi hayata uzanan yelpazede muhtelif renkleriyle yeni milliyetçiliğin zeminini dünya ölçeğinde her geçen gün genişlettiği günlerdeyiz. AB ülkeleri, sınırların tahkimi ve milli kimlikle ilgili tartışmalarla çalkalanıyor. Yeryüzü rüzgarları, düşünce dünyalarını referans değerlerden ziyade somut Batılı modellere dayandıran Türkiyeli liberaller ve müttefiklerinin karşısından esiyor. Ayrıca, iktidar kavgasının gereklerini ideolojik tutarsızlık pahasına öncelemenin yarattığı, sonuçları orta ve uzun vadede hissedilecek tahribatı da not etmek lazım. PYD/YPG'nin Suriye'deki kantonlarında uyguladığı bireyi ezen baskıcı kollektivist modeli, sırf bu örgüt ABD'yle işbirliği yapıyor diye görmezden gelip "Rojava'ya" alkış tutacak derecede ideolojik kök değerlerinden çok ulus ötesi ittifaklarına sadık bir liberalizmin üreteceği stratejik göze güvenmek mümkün mü? 

Bu soruya verdiğimiz "hayır" cevabı ve yeni dünya gerçekliği, arayışımızın yönelmesi gereken istikamete de işaret ediyor. Büyük Ortadoğu Yangını, dünya düzeninin çatışmaya doğru evrilen dinamikleriyle Türkiye'nin sınır boylarında buluşuyor. Önümüzde uzun ve zorlu bir mücadele çağının kapıları açılıyor. Kopmakta olan fırtınayı en az badire ile atlatabilmek için dünkü yanlışları tekrarlatmayacak bir stratejik göze ihtiyacımız var. Bu yüzden yeni "Türk gözü"nün parametreleri, 2016'daki tartışma gündemimizin ayrılmaz bir parçası olmalı. Zira, göz değişmeden göreceklerimiz değişmez...

8 Ekim 2015 Perşembe

Russia's March Towards Gulf via Syriaq: Khamenei's Call and Putin's Muscles

Dr. Mehmet Akif Okur  Assoc. Prof. / Gazi University-Ankara



There are lots of analysis trying to interpret Russia's intervention to Syrian civil war and preparations to widen its military presence through Iraqi territory within the narrow contexts of the Syrian problem, anti-ISIS struggle or, Putin's maneuver to gain the upper hand in a future bargain with the West over the Ukraine and related issues. Not a few of them also share the expectation that Russia cannot bear the financial burdens of the campaign, which has a potential to wade Moscow into a quagmire as was in Afghanistan. But, in my opinion, these interpretations are incomplete in many respects like focused actors, the planned reach and possible impacts of the pursued Russian/Iranian strategy which we may just witness the first phase of it.

First, there's a reasonable basis to think that this is not a unilateral Russian game plan, but a joint Russian/Iranian strategy. We need to open a larger space for Iran in the analysis to have a clear understanding about "the big picture". Let's look the sequence of events: The intensification of Russian military buildup in Syria came after the nuclear agreement between P5+1 and Iran. During the hot debates in the U.S. Congress about the deal, the famous commander of the IRGC, Qassem Suleimani, reportedly visited the Moscow, twice. After the blockage of the last bid aiming to kill the Iran deal in the U.S. Senate, Russia has begun to show its growing muscles in Syria.

The main goals of the core Iranian establishment are preservation of the regime and building a sphere of influence by playing a major regional role in the remaking process of the Middle East. To reach those aims, the Iranian establishment needs to satisfy domestic demands and have the ability to finance ongoing and future military campaigns abroad. Khamenei has looked to the nuclear deal promising the lifting of the sanctions as a practical leverage which can provide necessary financial/material means and more advantageous geopolitical position to Iran in this critical conjuncture of the Middle East. 

On the other side of the coin, "gradual transformation of the Iranian regime through increased interactions" is among the unspoken expectations of the United States. The opening of Iran through the flow of western investment, technology and "ad hoc" partnerships in some crisis zones could socialize some segments of the elites and empower the moderate political forces. The acceptance of the limited Iranian intervention in Iraq was a signal to main conservative force of the regime, IRGC, showing the mutually beneficial cooperation possibilities in the region.

But, there is no change in the determination of the core establishment to use the fruits of the nuclear deal as a supporting instrument for the regime rather than to open the way for a process of internal reformation and deeper reconciliation with Washington. So, following a strategy to balance United States with Russia is the logical outcome of this reasoning.

Russia's huge military capabilities, diplomatic position in the international system and Iran's various assets, including the web of regional alliances and proxies complete each other. And in the near future, it would not be a surprise to see Russian aircraft in the skies of Iraq and beyond. Syrian intervention has opened Russia not just the shores of the Mediterranean, but also the road goes to the Gulf. We may feel the effects of this game changing move from Egypt to Bahrain and Yemen, although with different ways and intensities. 

It is possible to argue against above pictured portrait by indicating the limited economic capabilities and internal weaknesses of Russia and the expected resistance of the counter forces both from and outside of the region. Although some of these objections are based on solid grounds, we need to take other possibilities into consideration . Middle East offers unique fortunes  to intervening great powers. Oil/gas rich rival states in the region are accustomed to use billion dollars of deals to improve relations with the great powers which are able and intend to change delicate strategic  balances in the region. So, the Gulf with its immediate neighborhood is neither Afghanistan nor Ukraine. Besides this, the size of the joint oil reserves, Russia, Iraq and Iran may inspire a new resource strategy aiming to influence price and trade mechanisms of global oil markets. If US will insist on stepping aside, other oil producing states, mainly from the Gulf region but not limited with them, may choose to jump on the nuclear power led bloc's bandwagon. 

For now, such kinds of hypothetical scenarios are not at our doorsteps. Russia/Iran axis has to face with multiple hard to hurdle strategic problems until gaining "order building" status in the region. But, if the  planned operations in Syriaq will create successful results contrary to general expectations, this Russia/Iran led coalition could have enough courage to imagine the unimaginable.

Rusya'nın Suriye’ye Müdahalesi ve ABD: Putin'in Meydan Okuyuşu Amerikan Politikalarını Nasıl Etkileyecek?

Doç. Dr. Mehmet Akif Okur

İnsanlık tarihinin büyük kırılma ânlarıyla yüzleşen kuşakları iki önemli talihsizlik beklemektedir. Bunlardan ilki, yaşadıkları çağı muazzam alt üst oluşlara sürükleyen hadiselerin tekilliklerine hapsolmaktır. Şuradaki savaş, buradakilerin göçü, orada meydana gelen ekonomik kriz... Bu türden hadiseler yalnız başlarına ele alındıklarında, daha önceki benzerleriyle kıyaslanır ve telaş uyandırmayan tahlillerle yorumlanırlar. Söz konusu tekilliklerin beraberce ne kadar önemli bir resmi tamamladıkları ise ancak tetikledileri büyük değişimden sonra farkedilir. Hadiseleri gün gün tecrübe edenler, yaşadıklarını anlamlandırarak çağa şahitlik etme fırsatını kaçırmışlardır. 

İkinci talihsizliğin kaynağı ise ilkinin kurbanı olma korkusudur. Büyük resmi kaçırma kaygısı, geleceğin kuruluşunda fevkalade roller oynayamayacak tekilliklere sık sık abartılı ve heyecanlı manalar yüklenmesine sebep olur. “Büyük Resmin” idraklerde, tarih kitaplarındaki uzak geçmişe dair hükümlere benzer biçimde, hemen ve topyekûn karşılık bulacağı beklentisi tarafından beslenen acelecilik de söz konusu perspektif zaafında pay sahibidir. Peki, bu “çifte kusurun” zihin gözümüz üzerindeki gölgesinden sakınmaya çalışarak Suriye iç savaşının Rus müdahalesiyle girdiği güzergâh hakkında ne söyleyebiliriz? Kısa cevabımızı şöyle özetlememiz mümkün; çatışma ve rekabet kadar, uzlaşma ve işbirliğine âit karelere de yer vererek dünya düzeninin aktüel çehresini tasvir eden dengeli bir kolaj yapmaya çalıştığımızı varsayalım. Artık söz konusu tabloda istikrarsızlığı sembolize eden hakim desen, belli başlı tüm kaotik kareleri birleştirerek hızla genişleyen Suriye iç savaşı olurdu. Kıvılcımlarını topraklarımıza da savurmaya başlayan bu yangının gelecekteki istikametini, küresel dinamiklerle ilişkilerinden yerel bağlamlarına uzanan geniş bir yelpazede tahlile muhtacız. Zira; PKK terörü gibi yüz yüze olduğumuz temel tehditler ve dünya sistemiyle ilişkimizin müstakbel karakteri dahil bir dizi meselenin seyri, Suriye/Irak alanındaki gelişmelerden etkilenerek belirlenecek.

Önemine böylece  işaret ettiğimiz yukarıdaki sorunun cevabını aramaya, en azından ana aktörlerin pozisyonları/niyetleri, güç ve kapasiteleri, rakiplerinin hamlelerini yorumlayış biçimleri vb. üzerinde durarak başlamak gerekiyor. Ancak makalenin sınırlılıkları sebebiyle başlıca oyunculardan yalnızca birinin, ABD’nin muhtemel tavrına ilişkin bazı değerlendirmeler yapmakla yetineceğiz. 

Putin’in hamlesini büyük retorik tepkiler vermeden izleyen Amerikalıların öncelikle şunu anlamaya çalıştıklarını varsayabiliriz. Moskova, yalnızca Suriye krizinin dar parametrelerine göre mi hareket ediyor, yoksa adımlarını bölgesel ve küresel bağlamları olan bir plan esasında mı atıyor? Her ne kadar Obama yönetiminin Suriye’deki Amerikan angajmanını derinleştirmeme refleksi, ilk izaha tutunup Rusya ile rasyonel uzlaşmalar arayan bir diplomasi trafiğini öne çıkarsa da işin renginin değişmeye başladığını gösteren emareler de var. Rus savaş uçaklarının ilk etapta IŞİD’i değil de muhalifleri hedef almaları ve Rus generallerin Bağdat'ta boy göstermeleri gibi bir dizi veri, Washington'daki tartışmaları “büyük güç rekabeti” perspektifine doğru yönlendiriyor. 

ABD’nin Suriye'deki gelişmelere “büyük güç rekabeti” penceresinden yaklaşmaya başlaması halinde  beklenilebilecek politika değişiklikleri hakkında fikir yürütebilmek için bir-iki noktaya değinmek gerekiyor. Dünya düzeni açısından kritik coğrafyaların üsler vb askeri alt yapılar ile anahtar müttefikler üzerinden ayakta tutulan güvenlik şemsiyesiyle denetimi, Soğuk Savaş yıllarından başlayarak inşa edilen küresel Amerikan jeopolitiğinin temel sac ayakları arasındaydı. Günümüzde ABD, bu coğrafyaların en önemlilerinde; Avrupa, Ortadoğu ve Uzakdoğu’da gittikçe şiddetlenen meydan okumalarla karşı karşıya. Rusya Ukrayna’da ve Çin desteğiyle Suriye'de, Çin ise Doğu Asya'da Amerikan nüfuz sistemini “dışardan” sarsıyor. ABD’nin söz konusu bölgelerdeki anahtar müttefikleriyle ilişkilerini gevşeten pürüzler de artıyor. Ukrayna krizinde Almanya başta olmak üzere Avrupalıların yumuşak tepkileri, Suriye/Irak’ta derinleşen çatışmalar ve İran’la nükleer anlaşma sürecinde İsrail, Körfez ve Türkiye ile açılan mesafe, ittifaklar sisteminin “içindeki” sorunları gösteren aktüel örnekler. Obama yönetiminin yükselen güçler ve eski müttefiklerle ilişkileri tanzim için tasarladığı, detayları bu yazının dışında kalan strateji ise ABD’yi taraf olmak istemediği bazı çatışmalardan uzak tutsa da jeopolitik rakiplerinin hızını ve Amerikan nüfuz küresinin parçalanışını durdurmuyor. Rusya'nın Suriye'deki hamlesi, bu sürecin en son halkası. Putin, anahtar müttefiki İran’la beraber, yalnızca zayıflayan Esed rejimini ayakta tutmakla sınırlı adımlar atmıyor. Tahran-Şam-Bağdat'tan Kahire'ye ve Körfez'e uzanan hatta, açık/örtülü askeri işbirliği anlaşmaları ve silah ticaretiyle ABD’nin güvenlik yapılanmasına rakip yeni bir bölgesel düzene giden yol da açılmaya çalışılıyor. Tekil jeopolitik gerilim ve çelişkiler arasında köprüler kurulurken Suriye/Irak alanı hızla büyük güçler ve irili-ufaklı müttefiklerinin merkezi yüzleşme coğrafyasına dönüşüyor. Karşımızdaki manzaranın Soğuk Savaş yıllarına âit jeopolitik kurgular/ilişki biçimleriyle birebir örtüşmeyişi ve rakip oyuncuların göreli kazançlarını tescil için pazarlık masasına yakın duruyor gözükmeleri bizi yanıltmamalı. Soğuk Savaş, “büyük güç rekabetinin” tezahürlerinden yalnızca biriydi. Üst düzeyde ekonomik münasebete sahip, belirli alanlarda çatışırken diğerlerinde işbirliği yapmaya çalışan aktörlerin, çözüldüğü ve geride kaldığı düşünülen tekil krizlerin tortuları üzerinden nasıl büyük gerilim ve çatışmalara savrulduğunu gösteren tarihsel örnekler de mevcuttur.

İçinden bakıldığında Ortadoğu’daki gelişmeleri nasıl göstereceğini özetlemeye çalıştığımız “büyük güç rekabeti” perspektifinin karar mekanizmalarında karşılık bularak Washington’a hakim olması halinde, Suriye/Irak’taki dengelerin Rusya ve müttefikleri lehine değişmemesini esas mesele, iç savaşla ilişkili diğer problemleri ise daha tali hususlar sayan yeni bir stratejik bakışla karşılaşabiliriz. Temel sorun olarak IŞİD vb yapıları gören mevcut Suriye politikasından, bu örgütlerle zamana yayılmış şekilde mücadeleyi sürdürürken Rusya ve müttefiklerine büyük bir zafer vermemeye odaklı yeni bir stratejiye geçişin Ankara’yı yakından ilgilendiren sonuçları olacaktır. Örneğin; tavır ve temaslarıyla Rusya/İran ekseninin doğal müttefiki olduğunu ortaya koyan PYD/YPG’ye bakış Washington nezdindeki konjonktürel önemi artacak Türkiye lehine değişebilir. Bundan başka, Suriye muhalefetinin şimdiye dek kulak arkası edilen bazı önemli taleplerine karşılık verildiğini de görebiliriz. Ancak öte yandan Türkiye, büyük riskler almasını gerektirecek bazı talepleri de önünde bulabilir.

Kısa vadede Obama yönetimi, Rusya ile gerginliği hızla arttırmaktan kaçınıp, bir vekalet savaşına taraf olmayacağını vurgulasa da, ABD’nin “hibrid savaşlar” çağına uygun cevap üretme arayışına girebileceğini hatırda tutmak gerekiyor. Ayrıca, Rusya'nın Suriye’deki çatışmalara doğrudan ya da paramiliter unsurlarıyla karadan katılma ihtimalini de yok sayamayız. Yani tırmanarak bizi, “insanlık tarihinin büyük kırılma ânlarından” birinin hiç istemeyeceğimiz biçimde parçası yapabilecek gelişmelerin menziline girdik. Bu badireyi atlatabilmek için Türkiye’yi “Büyük güç rekabeti”nin çatışmaya dönüştüğü coğrafyalar arasına sokmamak gibi hedeflere sabitlenmiş sağlam bir stratejik pusulanın yol göstericiliğine ihtiyacımız var.